anasayfa / Makale / 19 TEMMUZ 1922

19 TEMMUZ 1922

19 TEMMUZ 1922

19 Temmuz 1922  gününü hiç unutmamıştı. Nasıl unutsun ki? Bir yıl kadar önce, Sakarya Savaşı’nın kritik günlerinde Meclis tarafından başkomutanlık görevine getirilmişti ama bu görev süresi üç ay ile sınırlanmıştı. Her üç ayda bir yeniden müzakere açılıyor ve oylama yapılarak, görev süresi ona göre uzatılıyordu. Yani adeta güven tazeliyordu.  20 Temmuz 1922, Meclis’te işte böyle bir tartışmanın yapılacağı, çok önemli bir gündü. Mustafa Kemal Paşa, bir gün öncesinde yani 19 Temmuz günü, başkanlık odasında hazırlıklarını yaparken Vekiller Heyeti Reisi Rauf Orbay’ın odaya girdiği görüldü.

Rauf Bey Gazi’yi,  Refet (Bele) Paşa’nın Etlik’teki (Keçiören) bağ evine akşam yemeğine davet ediyordu. Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat) bu yemekte bulunması için  Gazi’nin onayını almıştı.

Refet Paşa’nın köşkünün bulunduğu Etlik, Ankara’nın dışında, bağlık bir beldeydi. Zorlu bir yoldu,  henüz elektrik yoktu. Gazi, her iki arkadaşını da arabasına almıştı. Zaten Ankara’daki tek otomobil Meclis Başkanı olarak Gazi’nindi. Yol boyu sohbetten sonra da,  işte Refet Paşa’nın köşkünde, çok iyi donatılmış bir masanın etrafında  toplanmış bulunuyorlardı.

Anadolu’ya ilk geçen 5 komutanın 4’ü şimdi bir masanın etrafındaydılar.  Sofrada olmayan Kâzım Karabekir Paşa ise Trabzon’daydı ama bu yemekten haberi vardı, sofradan çıkacak sonucu merakla bekliyordu.

Hatır  sormalar  henüz bitmiş, yemek bile daha başlamamıştı ki, Rauf Bey Gazi’ye döndü; Kemal Paşam” dedi, “ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz. Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz bir konu da var, bugün o  konuyu da görüşmek  istiyoruz.”

Hisleri O’nu yanıltmazdı. Bu davetin altından bir şey çıkacağını zaten sezinlemişti. Gene de bozuntuya vermedi,

Buyurun, konuşalım !” dedi. “Mesele nedir?”

Rauf Bey  sıralamaya başladı:

 “Kemal! Bu Meclis senden korkuyor kardeşim! Milletvekilleri  o yüzden  sana değil Vekiller Heyeti Başkanı olarak bana geliyorlar… Kafaları karışık…Bu yemekten de haberleri var. Seninle görüşmemizi de zaten onlar istediler.”

Gazi birden şaşırmışdı, belli etmemeye çalıştı,

“ Neyimden korkuyorlarmış Rauf ?”deyiverdi.

Rauf Bey konuya doğrudan girdi:

“ Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar Kemal. Dedikodular giderek yayılıyor. Bazen o kadar abartıyorlar ki, eline bir fırsat geçerse, senin padişahı bile bu ülkeden kovacağını düşünüyorlar!…”

Gazi donup kalmıştı. Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Rauf Bey ise içini dökmeye devam etti:

“Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı. En çok sen çaba gösterdin, öne atıldın,  biz de sana yardım ettik. Şimdi ise kardeşim,  artık ‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı gelmiştir diye düşünüyoruz. Bizim görüşümüz budur.”

Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı.

Bu pazarlık, tekrar hatırlatalım, 19 Temmuz 1922 günü yapılıyordu. Yani daha nihai zafer kazanılmamıştı bile. Yani, bağımsız bir devlet kurup kuramayacağımız belli bile değildi ama bu devlet kurulursa, rejimin ne olması gerektiğinin pazarlığı işte şimdiden yapılıyordu.

Üstelik  ertesi gün, yani 20 Temmuz’da da Başkomutanlık yasası müzakereleri başlayacaktı. Meclis bu müzakereler sonunda başkomutanlığı ya onaylayacak, belki de i onaylamayacaktı. 30 Ağustos’a, yani büyük zafere  ise daha 41 gün vardı. İşte tam da böylesi bir kritik zamanda,  köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyordu. O günkü kasaba irisi bir Ankara’nın, izbe bir beldesi olan Etlik’teki Refet Bele Paşa’nın bağ evinde, komutanlar adeta gövde gösterisi yapıyorlardı.

Buna rağmen soğukkanlılığını bozmadı:

Peki Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.

Rauf Bey’i dinleyelim:

Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı. Babamın boğazında padişahın ekmeği var. Şimdi o ekmek benim boğazımda. Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim.

Üstelik benim rejim sorunum da  yok. Madem sordun, söyleyeyim: Padişah bir İslam Halifesi, ben de bir  Müslümanım. Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım.

 Kaldı ki Kemal, o makamlar uhrevi makamlar.  Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil. Bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de mutlakiyet yönetimidir, cumhuriyet değil. Bu topraklarda bin senedir bir kişi ‘otur’  dedi, herkes oturdu, ‘kalk’ dedi, kalktı. Çünkü onlar kendilerini ‘ümmet’ görüyorlar, sen ise ‘millet’ diyorsun. Onlar kendilerini ‘kul’ kabul ediyor,  sen  ‘yurttaş’ diyorsun. Bu böyle gitmez. Benim kişisel görüşüm budur!”

Başvekil Rauf Bey, “…cumhuriyet adında bir ot olsa, o ot bile bu topraklarda bitmez…” demeye getiriyordu.

Gazi’nin yüz hatları gerilmişti.  Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü;

Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu.

Refet Paşa, “Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!” deyip kestirip attı.

Gazi, serinkanlılığını korumaya,  havayı anlamaya çalışıyordu.

Bu kez masadaki son konuk Fuat Paşa’ya döndü:

Senin görüşün Fuat?”

Fuat Paşa da destek vermiyor!

Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf, hatta sıra arkadaşıydı. O nedenle hukukları daha derindi. St. Joseph mezunuydu Fuat. Yani askeri liseden değil sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı. Okul Müdürü Zülüflü Paşa  Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve iki genci birbirine tanıştırmıştı:

Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…”

 Sene 1899. Ve Fuat’ı sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’e emanet etmişti.

İleride bu iki arkadaşın aralarındaki dostluk daha da derinleşecekti. Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e bu derste çok yardımcı oldu. Hafta sonlarını birlikte Beyoğlu’nun arka sokaklarında dolaşarak, OLİMPOS gazinosunda  içip eğlenerek, aralarında uzun yıllar sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonunda Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı.[1]

İlk rakı deneyimini de gene Fuat’la bir hafta sonu Heybeliada’da yaşamıştı.

Daha sonra iki arkadaş, akademiden mezun olur olmaz, her biri vatanın bir diğer köşesine savrulmuş, fakat meslek yaşamları boyunca da yolları zaman zaman kesişmişti.

Örneğin Trablusgarp cephesine gitmek üzere Derne’ye hareketinden hemen önce, Selanik’teki son yemeğini Beyaz Kule’nin dördüncü katındaki Subay Gazinosu’nda Fuat’la birlikte yiyordu Mustafa Kemal. Çok hüzünlenmişti o gün…Balkan Savaşı’nın hemen öncesindeki zor ve karanlık günlerdi. Gelecek günlerden kaygılıydı.

“Derne’den döndüğümde tekrar bu şehri görebilecek miyim, emin değilim Fuat ” diyecek, bakışlarını pencereden dışarıya kaydırıp, hırsından sessizce ağlayacaktı. Fuat onu sakinleştirmeye çalışacaktı.

Selaniğin kaybedileceğinden  korkuyor, anasını, bacısını düşünüyordu. Korktuğu başına geldi. O, Bingazi’de çarpışırken, Selanik tek mermi atılmadan Yunanistan’a verilecekti.

Yıllar sonra 1916 yılında 2.Orduya tayin edilmişti. Rus işgaline uğrayan  Muş ve çevresini Ruslardan kurtarmaya koşmuştu. Kader bu iki arkadaşı tekrar bir araya getirdi. Ali Fuat Cebesoy’un da içinde bulunduğu Türk karargahı Ruslara esir düşmek üzereyken, Mustafa Kemal Paşa yetişecek ve Rusları Sarıkamış’a kadar çekilmeye mecbur edecek, böylece  Fuat esir olmaktan son anda kurtulacaktı.

İki arkadaşın, dağ başında, önce askerce selamlaşmaları, sonra kardeşçe  kucaklaşmaları görülmeye değerdi.

1918 Eylül’ünde Mustafa Kemal Paşa ikinci kez 7.Ordu Komutanlığına atanmıştı. Kendisine bağlı kolordulardan 3.Kolordu Komutanı İsmet (İnönü) Bey20.Kolordu Komutanı ise Ali Fuat Cebesoy’du.

Bütün bu nedenlerden ötürü, Fuat Paşa’dan doğrusu bir miktar destek alabileceğini umuyordu bu soruyu sorarken. Ama beklediği gibi olmadı.

Fuat; “Paşam”, dedi, “…biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım, durum hakkında fazla bilgim yok. İizin verin birkaç gün düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..”

Yani o bile, “Kemal Paşam, her ne olursa olsun ben senin arkandayım!…” diyemedi. Fuat, diğer arkadaşlarının baskısı mıdır nedir, henüz kararsızdı.

Mustafa Kemal belli etmemeye çalıştı ama doğrusu bozulmuştu… Masada olmayan dördüncü kişi, Kâzım Karabekir Paşa’nın ise bu toplantıdan haberi vardı ve Rauf Bey onun görüşünü temsil ediyordu.

Hakkında Orhan Çekiç

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Laiklik Kavramının Tarihsel Gelişimi

Laiklik Kavramının Tarihsel Gelişimi

Laiklik Kavramının Tarihsel Gelişimi  I.GİRİŞ        Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel özelliği, devletin laik …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!